aVAZ aVAZ mUTLULUK
Daha fazla ne kadar daha şaret gelebilir ki bunu yapmaya devam etmem konusunda! Şaşkınlık içinde benliğim şuanda. Daha dün kendi kendime sormuş olduğum ve haykırmış olduğum içten konuşmalarımın sesini yazmaya karar vermişken ve sorularımın cevabını budum derken bir de dün kafamdan geçirdiğim diğer bir sorunun cevabını bugün almam. Cevabını almayı çok istediğim bir soruydu. Gerçekten. Başta kızıma, sonra aileme bir şeyler verebiliyor muyum diye? Maddiyattan kesinlikle bahsetmiyorum. Zaten yıllardır benim olan diye hiç bir şey olmadı benim için. Onlar içinde öyle, biliyorum. Çok şükür ki ailemden böyle zihniyet takıntıları hiç görmedik. Paylaşmak güzeldir oldu hep bizim için. Ailenin kara kızı olarak hep onlardan gördüğüm asıl ışığı yansıtmaya çalıştım. Canım ebeveynelerimle her gün hep iyi günlerimiz olmadı elbette. Lakin her ailede olduğu gibi zor günlerimiz çok oldu. Ama hep sevgiydi ilacı. Böyle baktım,, böyle gördüm, böyle benliğime işledim onları ben hep. Üüzülerine şahitlik eden çocukları ben oldum en başta. Ablamın ergenlik dönemindeki kök söküştüştürmelerinin ardını toplamak bana kaldı. Elbette benim görevim değildi bunları yapmak. Ama hiç neden diye sormadım ki. Hep severek yaptım ne yaptıysam. Çünkü benim ebeveylerim de bizleri büyütürken büyüyorlardı. Ve evet, onlar da çok hatalar yaptılar. Kimi bilerek kimi bilmeyerek. Tıpkı her ebeveynin yaşadığı gibi. Bizleri bu kargaşa da hiç bırakmadılar. Öncelikleri hep bizler olduk, ki hala öyleyiz.
Şuanda yaşamış aile yaşantımızda eksik olan bütün puzzlelar yerine oturdum. Her aile bireyimiz olması gereken ruhlarla bütünleşti. Çok şükür ki yastığa kafamızı koyduğumuzda herkesin gönlü rahat. Bu kadar masalsı bir dünyada yaşamak, bazen gerçek değilmiş de...rüyaymış gibi geliyor.
Onlardan bunları ara ara değil, her gün duyuyorum. Çok özel şeyler söylüyorlar bana. Ruhum mahçup olurken aynı zamanda gururlanıyor da. Dün kalbimden geçenlerin de bugün cevabını aldım dediğim de bu işte. Kız kardeşim bana bugün ' sen bizim sessiz ve arkadaki kahramanımızsın, her birimizin kimliğinin arkasında sen varsın, özellikle benimkinde. Eğer ben böyleysem bu senin sayende. İyiki varsın gerçekten ablacım' dedi. Tabi telefon görüşmemizin başından bu aşamaya gelnyesi ben de onunla guru duyduğumu ve onu çok sevdiğimi söylemiş olabilirim :)
***
Hey canım kendim! Lütfen artık bunu her gün yap. Kendin için yap. Akışında gerçekleşen tüm mucizelere açık kalbim, benliğim, ruhum, sevgim. Yaz içinden geçenleri ve bitir artık kendinle olduğun sürümcemeyi. Çok aşık olduğunu yaz. Çok seviştiğini yaz. Çok özlediğini yaz. Çok elendiğini yaz. Çok huzurlu olduğunu yaz. Çoklarını yaz. Kendini yaz. Hep yaptın, bu sefer çok yap.
***
...
Sonrasında geçtim işte yine bilgisayar başına. Açtım müziğimi, kahvem ve martıların sesi eşliğinde, odamın ortasında oturduğum güzel yuvamın yemek masasından zeytin ağacımız ve mavi manzaram eşliğinde böyle bir sabah geçirmekteyim. Her günüm nasıl şükürle dolmasın ki benim. Her günümüz nasıl şükür olmasın ki?
Gülümsemek ve gülümsetmek için bahanelere asla yer yok beni dümyamda. Kalbi kalbime değmeyen hiç bir ruhu istemiyor, kabul etmiyorum hayatımda. Kuşların kanatlarının hava boşluğunda süzüldüğünü görmek istemeyen hiç bir göze tahammülüm yok. -miş gibi yapanları zaten yok saydığım zaten uzun zaman oldu. Gönlümden geçen, kalbime düşen her duam kabul da oldu. Şimdiyse bunun tadını doyasıya yaşıyorum. Parlıyorsun diyorlar bana. Evet, parlıyorum. Çünkü artık gerçekten de gerçek diyebileceğim sevgi ummanının içinde süzülüyorum.
Beni seven ve önemseyen ailemden sonra, asıl yuvam olan kalple bir araya gelmenin huzuru içinde aşk ummanında kaybolmuş gibiyim. Bu öylesine güzel bir kayboluş ki.. Kimse beni aramıyor. Ben de bir yere varmaya çalışmıyorum. Tıpkı kuşların yaptığı gibi, hava boşluğundan faydalanırcasına süzülmekteyim bu evrendeki yolculuğumda. Nihayet gidilmesi gereken rotadaki ruhla bir araya geldim yeniden.
Yeniden diyorum çünkü; onunla bir araya gelişimiz; bu evrendeki, şimdiki bilincimizle, yaşadığımız, dördüncü bir araya geliş. Sanki; o, hep biliyormuş ve bana hatırlatmaya gelmiş. Öyle şeyler hissediyorum ki, diğer paralel evrendeki yolculuklarımızın, bu evrene gelişimizin en başından beri o hep beni aramış gibi. (Bir film var ismini hatırlayamadığım adını yazar gibi yapıcam sonra bulup yazıcam ) Tıpkı '.......' filminde olduğu gibi. Zaman biz birbirimizi bulalım diye hep izler bırakmış geçtiğimiz yollarda. Hani kararlarımız hep birer geçtiğimiz kavşaklardır derim ya. İşte tam olarak öyle. Bir de 'Hanghong' filmindi de örnek verebilirim. İzlemeyenler için kısa bir hatırlatma yapabilirim. Nicohale Kidman ve Will Smitih'in hayata geçiştimekte olduğu karakterlerde birbirlerine çok aşık iki ruh, evrenlerindeki zamanlarında birbirlerini bulup bulup kaybetmişler. Onlar her ne kadar da uzak durmak isteseler de evren onları her zaman buluşturmuş. Birbirlerini hatırlamasalar bile. Beyin unutur ama ruh unutmazın en iyi bir kaç saati bence bu film.
Diğer filmin hikayesini anlatmadım. Çünkü ben 'paralel evrendeki yerimi nihayetinde buldum. Olması gerektiğim ruhla, olması gereken zamanımızda buluştuk. Bunu anlatmak istiyorum aslında yazılarımda. Ben kimim, ne aşamalardan geçtik de bu farkındalığa, bu masallar diyarında buluştuk? Bunu anlatmak istiyorum. Ailemden bahsetmek istiyorum. Bazen saçmaamak, bazen de duygusallaşmak istiyorum. Yaşadığım bu çatı katı mutluluğumun tüm içtenliklerini satırlara aktarmak, ölmsüzleştirmek istiyorum.
Herkesin aile yaşantısı, bakış açısı, yaşanılanları ayrı ayrı bu hayatta. Romantik filmlerde izlediğimiz, kalbe değen ve iç çektiren günler geçirmekteyim. Kafamdaki tüm soru işaretlerini çözmüş gibi rahat, cevapları netleştiremeyecek kadar kuruntuluyum. şubatta yazarken yarım bıraktığım bu yazımda gelmişiz ayın 'ine. şu bir kaç gün içinde bırak yazı yazmayı, not bile alamadım. Yuvamız kalabalıktı ve çok güzel günler geçirdik. Gece karanlığında bile ışıdıyormuş gibi geliyor bana evimiz. Bu huzur, sükünet, mutluluk, sağlık, bereket, bolluk, anlayış, aşk, şehvet, sevgi, saygı her daim bollukla olsun inşallah.
...
Cem'in ismini telafuz etmeyi bırak, yazılı olarak bir yerde görsem okuyamazdım bile. Şimdilerdeyse dudaklarımdan düşürmediğim şükür sebebim. Sihirli değnek var sanki elinde. Ne dilersek gerçekleştiriyor. Çok aşıkım kendisine. Dokunuşu, anlayışı, sakinliği, gururu, çocukluğu, karuması, sahiplenişi, yuva oluşu ve o kocaman güzel kalbi... Ruhum ruhuyla her buluştuğunda evrende dolaşıyorum. Bedeni bedenimle bütünleştiğinde tamamlanıyorum. Gözleri gözlerime kenetlendiğinde kayboluyorum. Dudakları tenimi tattığında nefes alıyorum. Elleri ellerimdeyken küçük bir kız çocuğu, parmakları içimdeyken kendimden geçiyorum. Bir kadın olarak yaşayabileceğim en güzel romantizmi yaşıyor olmamı bugüne dek bir kaç kere ima eden yazılarım oldu. Kabul. Lakin onunla olan bütüleşmelerimizi yazıya nasıl dökebileceğimi de aslında bilemiyorum. Çok erotik. Dünyadaki en şanslı kadınım ben. Bunca zamandır, bunca ruh arasında, kim bilir ne kadar asır zaman sonra, şu anki benliğimde, iliklerimden boşaldığını hissettiğim bir aşkın tam ortasındayım. Hem de şöyle bir yaşanılanları gözden geçirdikten sonra, buna kesinlikle parmağımı basıyorum.
Bence bizim bir araya geleceğimiz ve birbirimizden kopamayacağımız o görünmez ip Cem'in babası İbrahim babamla başlamış.
Şöyle ki; 2004 yılında biz Cemle nişanlandık. Nikaha 10 saat kala ayrılık yaşandı. Her şey hazırdı. Nikahımız sabaha olacaktı. O İstnabul'dan yola çıkıp Sabaha karşı Antalya'da olacak ve nikahımız kıyılacaktı. O yola hiç çıkılmadı. O nikah hiç kıyılmadı. Bir daha hiç ama hiç karşılaşılmadı. Bu zaman zaman zarfı içinde ben onun ismini hiç anmadım.. Kimseye andırmadım. Çok küçüktüm o zamandalar. Yaşım 16 idi. O daha bilinçliydi benden. Aramızda 7 yaş var. Evet. Duyar gibiyim. Küçük yaş der gibisiniz. Lakin bizim bundan öncesinde de yaşanılan hikayelerimiz var. Hikayemiz diyemeyeceğim. Bir kaç tane var çünkü. Bu ne hız diyelirisiniz ama ben daha 13 yaşındaydım Cem'i ilk tanıdığımda.
1998
Haznedarda oturuyorduk biz. Dedemin vefatından sonra babannem yıllarca bir yastığa bas koydukları ve türlü türlü hatıraları bulunan büyüğümüz evde yaşamaya devam etmek istemedi. Avcılar'a taşındık 97 yılında. İlk okul beşinci sınıfa ( o zamanlar sistem 5+3+3 idi) Avcılar İlkokulunda başladım. Hiç gitmek istemedim o okula. Çünkü Haznedardaki okulumu ve öğretmenimi çok seviyordum. Çok ağladım taşındığımızda. Tabi sonrasında alıştım. Yeni arkadaşlarım oldu. Yeni çevrem oldu. Ama benim için o zaman ki en iyi durum bebeklik arkadaşımın ve ailesinin de aynı muhutte oluşuydu. Bir sokak vardı aramızda. Babaannem zaten en çok ta onlar orada diye taşınmak istemişti. Çünkü onunda geçn kızlık arkadaşı benim beşik arkadaşımın babannesiydi. Öyle bir ahbaplık vardı arada. 3. nesil olarak güzel çocukluk geçirirdik beraber. Oyunlar oynardık, danslar ederdik, gece uyuma numarası yapar sabaha kadar müzik dinlerdik, şirriler yazardık. Yaş büyüdükçe tabi çevreler genişledi, gönüller başka gönülleri beğenir oldu. Arkadaşımla aramızda 3 yaş vardı. Benden 3 yaş daha büyüktü. Tabi o zamanlar 3 yaş önemli bir yaş aralığı. 16 yaş başka gönüllerden hoşlanmaya başlamak için gayet güzel bir yaş. Ona da öyle oldu işte. Onların apartmanın altında bir dükkan tuttu babam. Mahalle arası teksitl dükkanıydı. Pazarlara gittiği zaman ben açar kapatırdım dükkanı. O da yanıma gelirdi. Dükkana gelen yeni ürün ne varsa denerdik ayna karşısına geçip. Büyük bedenmiş, yaşlı işi, genç işi demeden karakterlere bürünür müşterileri de öyle karşılardık. Havaların güzel olduğu zamanlar; özellikle baharları, tabureleri atardık dükkanın önüne, açardık müziğin sesini, çitlerdik çekirdeğimizi, insanları izlerdik, mahalledekilerle konuşurduk bazen. Kahkahalarımızdan çıkardı komşu teyzeler camlara. Byükannesi de tam dükkanın üstndeki evde yaşardı. Babannemle balkondan bizi izler, domates sosu yollarlardı acıktığımızda. Yine günlerden böyle havanın güzel olduğu bir gündü. Biz oturmuşuz dükkan önünde çekirdek çitliyoruz. Arkadaşımın küçük erkeke kardeşi de mahalledeki diğer erkek çocukarıyla caddede futbol oynuyor. Ne yazık. Şimdi öyle caddedede top oynayan çocuklar artık yok. Arada geçen arabalara yol verip, devam edilirdi oyuna. Derken sokağın başından bir müzik sesi gelmeye başladı gümbür gümbür. Yaklaştıça daha da bgürleşen bas sesiyle birlikte tam önümüzden geçerken içeride çalan müzik sesini bastırıp öyle geçti önümüzden o gün ilk defa Cem. Tabi biz kim olduğunu vs.. hiç bilmiyoruz. Bahar yeni bşlamış. Okullar tatil olmak üzere. Kanı kıpır kıpır eden her faktör içerisinde duygularımız hoplamak için can atışıyor. Araba geçtikten sonra saniyelikliti herhal, bir sessizlik oldu ve arkadaşımın konuşmaya başlamasıyla sessizlik bozuldu. Arabanın içindeki çocuk çok yakışıklıydı dedi bana. Ben de içine hiç bakmadığımı, kullananı görmediğimi söyledim. Derken bir daha geçti bu sefer geldiği yönün tersinden. Arkadaşım hemen ayağa fırladı. İçeride en yakın olan aynaya gidip saçını düzeltip, kıyafetini toparladı. Hemencecik geri dönüp, pozlu bir oturma modeline girdi. '' Bak şimdi, çok yakışıklı ' dedi. Kendisini yan döndürünce ben caddeye tam oturur pozisyonda kaldım. İster istemez de kullanana baktım. Aman yarabbim! Gerçekten çok yakışıklıydı! Sol kolunun dirseğini açık camdan biraz dışarıarı çıkarmış, şapkası başında ters takılmış, kıvır kıvır ensesine değen uzun saçları sapkasının altına saklanmış, koltuğa öyle bir yayılmış ki, o cüsseli bedeniyle kaplıyor. Aheste aheste, damar müziği son ses açmış mahalle mahalle dolaşıyor. Gittikten sonra arkadaşım ' çok yakışıklı dimi' diye sorarken benim nutkum tutulmuş gibiydim. Kendime geldiğimde'öyledir herhalde' diyebildiğimi hatırlıyorum sadece. Sonrasında bir iki kere daha geçmiş. ama bizim dükkanı kapattıktan sonraki saatlerimiz. O nereden biliyor diyeceksin. O apartmanda oturuyordu o. Camda ne zaman geçecek diye beklemiş. Ertesi günlerde ne zaman geçse arkadaşım hazırlanmış onu beklerdi. Çok değil üstünden bir kaç hafta sonra bana geldi.İsmini bilmediğimizden dolayı çocuğun ismini arabanın plakası koymuştuk. artık onun adı 'DIN75' idi.
''- Dın75 bana telefon numarasını yollamış. Telefonla konuştuk. Bu hafta benimle kursa geliyorsun. Kurstan kaçıyoruz'' diye geldiğinde çok afalladığımı hatırlıyorum. Demek ki o da arakadaşımdan etkilenmişti. Zaten benim yaşım küçüktü. Zaten ve zaten ilk arkadaşım onu görüp beğenmişti. Ben asla ve asla düşüncelerimi söyleyemezdim. Tabi arkadaşım adına çok sevindim ama bir yandan da kurstan kaçıcaz diye korku sarmaya başlamıştı beni o andan itibaren. Hiç öyle şeyler yapmamıştım daha önce. Bu benim çin bir ilk olacaktı. Aman Allahım paniklemiştim. Hafta sonu aynı dediği gibi yaptık. Babası bizi kurs binasına bıraktı. Araba uzaklaştığı anda biz binadan çıkıp Dın75 le buluşmaya gittik. Taksim meydanında bekliyordu bizi. Hemen arabaya atladık. Arkadaşım doğal olarak ön koltuğa ben de arka koltuğa oturdum. Yol boyunca hiç konuşmadım. Konuşamadım. Dikiz aynasından yeşili bol bir çift göz bana kilitlenmiş, sürekli bakıyordu. Göz hapsi ne demek bilirsiniz. Öyleydi işte. Arkadaşım radyoda çalan şarkıları değiştirirken kanallar arası birşeyler diyordu ama çoğunu o da, ben de dinlemiyorduk. Yolcuğumuzun sonda sık sık gittiğimiz Lolipop Cafee gittik. Orda da arkadaşımla yan yana oturmasına rağmen sürekli bana bakar buluyordum onu. Kendimi de. Bir kaç kere daha buluştular o günden sonra. Arkadaşım beni çağırdı ama ben gitmek istemedim. Uygun bulmadım çünkü. Doğrusu buydu. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum bir gün bir daha görüşmeyeceklerini, birbirlerine uygun olmadıklarını söyledi. Hiç te üzgün falan değildi. O heyecan, o sevgi ışıltısı, hepsi gitmişti. Ne olmuştu ki birden bire. Hiç bir anlam verememiştim. Yine de üstünde durmadım. Okul bitti. Yaz bitti. Ortaokul 2.snıf öğrencisi oldum ben. Sınavlar başladı. Ders çalışmak için sınıf arkadaşımın evine gittiğim bir akşam Cem ile mahallede karşılaştık. Sonbahar ayazı çökmeye başladığı, çisil çisil yağan bir akşamın başlarıydı. Hava kararmak üzereydi ve kaldırım köşesindeki lamba yeni aydınlanmıştı. Ayrı yönlerden birbirimize doğru yaklaşırken yine o güzel gözlerle buluşmuştu işte gözlerim. Tabi hiç bişey yokmuşçasına konuşmaya başladık. Başladık ama sonrasında ondan aklımdan bile geçirmediğim sözleri duymaya başlayınca ne yapacağımı bilemez halde hızlı adımlarla uzaklaştım. Çok heyecanlanmış, çok panik olmuş, çok suçu hissetmiştim kendimi. Sınıf arkadaşıma gitiğimde hemen anlattım olayı. O da bana
'- eğer sen de istiyorsan o zaman arkadaşına danışmalısın '' diye akıl verdi bana. İyi ki de öyle akıl vermiş. İlk fırsatta bebeklik arkadaşımın yanındaydım. Seninle konuşmamız lazım dedi. Oturttum karşıma.
- Sınıf arkadaşıma gidiyordum akşam. Yolda Dın75 'e rastladım. Konuştuk biraz. Bana;
''- Ben de aslında seninle konuşmak istiyordum. Ben, ilk buluşma günümüzde aslında arkadaşnla değil, seninle buluşacağımı sanmıştım. Yani şöyle ki aslında ben telefon konuşmasını bile seninle yaptığımı sanıyordum. İşin aslı şöyle oldu; ben, mahalede arabadan geçerken dükkan önünde siz oturuyordunuz ve seni gördüğümde tanışmak istedim. Numaramı sokakta top oynayan o çocuklara verdiğimde 'esmer kıza verin ' dedim. ama arkadaşına ulaşmış numaram. Ben Taksimde sizi almaya gelirken onu amaya değil, aslında seni almaya gelmiştim. Sonrasında bir iki kere daha görüştük onunla. Zaten biliyorsundur devam edemedim görüşmeye. Sen de gelmedin sonralarında. Aramızda gerçekten bir şey yaşanmadı. Hiç bir sorun da olmadı. Sadece ben onu değil, seni tanımak istedim. Bundan sonra ne karar verirsin? Benimle sen de görüşmek ister misin bilmiyorum. Ama al, telefon numaram bu. Umarım ararsın' deyip bana numarasını uzattı.'' Ben ne yapıcam şimdi arkadaşım? dedim.
- '' Bizim aramızda birşey olmadı. Eğer sen de ondan hoşlanıyorsan görüş, benim için problem yok, benimki sadece bir beğenmeydi ve artık o bile yok. Sen zaten bana bunu soruyorsan hoşlanıyorsun, görüşmek istyorsun ki soruyorsun. Ara onu '' dedi.
O gece uyuyamadığımı hatırlıyorum. Sonrasında mahallemizden daha sık geçmeye başladı. Sanki bütün gün tek işi buymuş gibi. Yarım saatte bir bir araba geçer mi :) Vallahi geçiyordu. Sonrasında okul çıkışlarında arabayı görmeye başladım. Bir baktım sokakta yürürken sürekli etrafıma bakıyorum, geçecek mi diye. Tam apartmana giriyorum, müziğin sesi geliyor. Fırlıyorum eve deli gibi merdivenlerden son geçişini falan yakalıyorum penceren. Sonrasında ne zaman nasıl aradım hatırlamıyorum. Ama biz görüşmeye başladık. Hatta Cem söylediğinde anımsadım, o görüşmeden geçen yaz, bir akşam biz parkta karşılaşmıştık. Sahildeki gece pazarına giderken. Babamlarla tezgah açıyorduk orda. Plaj çantası satıyorduk. Her akşam oradaydık. Çok güzel komşuarımız vardı. Lale abla vardı. Patates ekmek kızartırdı. Ne severdik patates ekmek yemeği ondan. Her akşam ayrı tezgah komşularımızla bir arada çay içer, atıştırır, satış yapardık. İşte yine babamın tezgahına giderken bir akşam Cem de arkadaşlarıyla arabayı sahile çekmiş, bira içiyorlardı. Bagaj kapağı açık, gümbür gümbür müzik sesi, serseri tayfası işte. Kısa bir merhabalaşmıştık. O zaman da söylemek istemiş bana ama diyememiş.
Sonrasında biz Cemle her gün görüşmeye başladık. Okul çıkışlarında gelip aıyordu beni. Tabi yaşım küçük olduundan ve göze batmamak içinbr gün okuln karşı sokağından, bir gün aşğı sokağından alıyordu beni. Bir gün sabah seni alayım dedi okul yerine parka götürdü beni. Arabayı manzaralı bir yere çekti. Okula götürmedi. Ne kadar durduk yada ne yaptık hatırlamıyorum. ama sabah dinginliğinde müzik açıp, onun omzuna başımı koyduğumu anımsıyor gibiyim. İlk öpüşmemiz de arabada oldu. İlk dokunmamızda. İlk sevgililer gününü o araba geçirdim ben. Bagajdan kocaman bir ayı, bir de çiçek çıkartıp vermişti bana. Tabi ben çiçeği de ayıyı da eve götürmemiştim. Arakadaşımın odasına saklamıştm. Orda gider bakardım onlara. Sonra deprem yaşandı 99 yazında. Cemi'in askere gitmesine günler kala. Deprem çadırı kurupta günlerce parkta uyumuştuk. Depremin sabahı parkta gelip buldu. Bir baktım ağacın arkadasından bana bakıyor. Bende kahvaltı yapmışız buluşaıkları su doldurduğum leğende yıkıyorum. Ellerim köpüklü koşmuştum yanına. Onu iyi görmek ve sarılmak ok güzeldi. Asker mevlüdü olmuşte. Ona da gitmiştim. Havlu almştım ona. Mektuplaşırdık biz. Her gün bir derste yazardım ona. Her gün yollardım mektup. O da görev sonlarında yazar yollardı. Okulda kızlar tuvaletine girip mektup sayfasının yanlarını yakıp, kırmızı dudak mühürleyip sigara bile yollamıştığım vardır mektuplarda. Sonra ne olduysa biz ayrıldık o dönem. Cemi askere yolculadım ama karşılamadım. Ama o zamanda kadar bir sürü olay yaşadık tabiki de. Günler öyle acemi sevgilice sürmedi. Bir kere annem öğrendi benim sevgilim olduğunu. Hop oturdu, hop kalktı. Evi başıam yıktı. Çok dövdü beni. Cemin başına üşüştü. Cemin ailesiyle yaşadğı evi bastı. Annesine karşı çıktığı söyledi. Ev evim değil, cezaevi olmuştu. Tabi artık arabayı son ses açıp mahallede gezemiyordu. O sebepten, bizim evin arkadasında olan okulun bahçesine gelirdi. O okulun bahçesinden bakardı bana, ben de odamın penceresinden izlerdim onu. Pencereyi korkudan açamazdım ama saatlerce uzaktan uzağa izlerdik birbirimizi öylece. Beni görmediği bir gün bile olmamıştır heralde o dönemler. Bakkala her çıktığımda telefon ederdim ona. Sesini duyardım. Yakınlardaysa hemen gelir köşede bir sarılır, alnıma öpücüğümü kondurur, öyle yollardı beni eve. Belki 5 dakikalıktı görüşmelerimiz ama bize uzun gelirdi. O kocaman göğsüne kafamı her yasladığımda ügvende hissederdim kendimi. O hep koururdu beni. Anneme bile karşı gelmiş, beni sevdiğini söylemişti. Belki bu karmaşanın etkisinden dolayı ayrıldık ilk zamanlar. Zaten kim ne olduğunu gerçekten bilmiyordu ki. Cemin dışında.O, hep ilk günden beri biliyormuş. Hep te öyle davrandı. Beni sevdiğini hiç sakınmadan,saklamadan hep söyledi. Lakin hayat dediğimiz şey aslında biz plan yaparken bize hiç tahmin etmediğimiz şeylerin sunulması değil mi? İşte bize de bundan oldu. Ben o sene ortsokulu bitirdim ve o daha dönmeden askerden biz taşındık. Beylükdüzünde kendi evimize. Artık Avcılar defteri ve orada yaşananlar bitti sanıyorduk hepimiz.
2001-2002 dönemi Lise 1 deyken yine aradı buldu beni. Nasıl ve nerede görüştüğümüzü anımsamıyorum ama biz tekrar görüşmeye başladık. Ailem hayatımızı geçindirmeye çalışıyordu. Babam bir süre ciddi bir karar alıp, Kemer de yaşayan akrabaların yanına gitti. İstanbul' da depremden sonra piyasa kötüleşmişti ve o zamanlar Kemer turistlerden ötürü bayağı güzel iş yapmaktaydı. O da öyle yaptı. Bizi bırakıp çalışmaya gitti.Bir süre sonra beni sevdiğini kanıtlamak için Cem anneme görüştüğümüzü söylememi istedi.
''- Bak askerden geldim hala beraberiz. Artık annen bana ve bize inanır. Söyle ona daha rahat görürüşüz. Benim yanımda olduğunu bilir.''
Söyleyemeyeceğim diye ne kadar red ettiysem de Cem'i akna edememiştim. İstemeyerek de olsa anneme Cem'le görüştüğümü söylediimde ilk yaşadığımız şeyler tekrar etmeye başladı kendi. Ben yine göz hapsine alınış, okuldan eve evden okula hapis hayatına geri dönmüştüm. O zman da kaçamak göüşmeye çalıştığımızda Büyükçekmece sahilinde annem saçımından beni tutmş, yerlerde sürüklemişti. Cem' e bağırı çağırıp, yakasından tutupta suratına tükürdüğünü çok iyi anımsıyorum. Cem saygısızlık yapmasın diye en son koşa koşa uzaklaşmıştı yanımızdan. Annemde bir daha benim kızımı arama diye koşturuyordu ardımdan. Benim yerde ağlamaktan sümüklerim akmış çaresizce izlediğim manzaram. Sonrasında Kemere taşınmaya kadar uzadı mevzular. Aslında öyle de denk geldi idyebiliriz. Zaten babam orada para kazanıyordu. Ailece bir arada olak için bizim de orada ikame etmememiz gerekiyordu. Öyle de oldu. Evimizin düzenini bozmadık öncelerde. Orada bir ev iraladık. Dolabımız bile k-yoktu. Kolileri ters çevirip, üzerine örtü ötüp dola yapardık kendimize. Geçiciyd çünkü ordaki ikametimiz. Yani ilk başta öyleydi. Sonrasında ben lise 2 ye Kemer Lisesinde başladım. Cem'den arada haber aldığım bir arakadaşım vardı İstanbul'dan. O kadardı zaten. Sonrasında Cem dayanamayıp benim numaramı onun rehberinden almış. Lise 3e geçtiğim yaz beni aradı. İstanbul'a tataile gideğim zaman onu arayacağımı ve ayarlayabilirsem görüşebileeğimizi söyledim. Öyle de oldu. 15 tatilde İstanbuldayduk ve ben Cem'i aradım. Meydandaki MCDonalds'ta buluştuk ve biz bir daha görüşmeye başladık. Ne zaman onu gördüysem ondan ben hiç kopamadım. ama hep saçma saan şeyler girdi aramıza. Yalnı bu sefer bir araya geldiğimizde her şey çok daha başka oldu. Masumiyet evet vardı ama sanki daha şehvetli, daha bir bırakmama isteği vardı. Bu sefer annem değil, beni kaybetmemek için yaptığı şey beni ondan uzaklaştırdı. Ben kabullenememişim. Bunu yıllar sonra onunla yeniden bir araya geldiğimizde anladım. Kendimle ve onunla yüzleşmek bu zaman kadar kendim ve bizim için yaptığım en iyi şey oldu galiba. Bunda daha sonrasında geleceğim. Çünkü arada çok yıllar oldu o seneden sonra. O zamanlar biz nişanlandık. Evimizin eyaları alındı. Düğün salonumuz tutuldu ve bir telefon görüşmesiyle her şey sonlandı. Üç yıl içinde yaşanan onca şeyden sonrasında araya tam 23 yıl girdi. 23 yıl sonra ben bu yazımı birlikte kurmuş olduğumuz yuvamızda, delice seks yaptığımız koltuğumuzda yazıyorum.
Peki ben bunları niye anlattım. Bizi bir araya gelen evrenin bize uyguladığı bir görünmez ip bizi zaten en başından beri bir arada tutuyormuş. Biz daha bilmezken bile. Hani dedim ya aslında ''o görünmez ip Cem'in babası İbrahim babamla başlamış'' Nişanlı olduğumuz dönemlerde İbrahim babam bana bir kol saati hediye etti. Arkasında 'Cem ve İlkay'' yazmaktaydı. Çok şaşırmıştım.
''- Bu saati ben daha annenle evlenmeden önce yaptırmıştım. Hep hayalimdi. İki çocuğum olsun. Birinin adı Cem, diğeri İlkay olsun. Olmadı. Cem oldu ama kızımın ismini koyamadım. Allahtan o kadar istemişim ki gelinimin ismi İlkay oldu.''
Çok duygulanmıştım. Sonrasında taşınmalarımızda kaybetmişim o saati. Çok üzülmüştüm. O zaman yollanan bu işareti idrak edecek bilinçte değilmişim. Şimdilerde çok daha iyi anlıyorum. O yüzden ona bağlıyorum bu görünmez ipimizi. Evren bir arada olmam için bana onu yollamış. Bense bu bilince gelmek için senelerce bir çok ağır ders yaşamışım. Tabi ki de yaşanmış olan hiç bir şeyden pişmanlığım yok. Ama kayınvalidem bile bana iki gün önce '' sizin yüzünüzden bizim de senelerimize yazık olmuş'' dedi. E yürek burkuyor tabi. Ama şimdiki şimdimde çok mutluyum. Hani senaryonun aşamaları vardır. Bölüm bölüm ayrılır. Kaos bölümü bitimi sonsuza dek mutlu yaşadılar kısmına geçilir. İşte bu çatı katımızdaki yuvamızda bizde bunu doyasıya yaşıyor ve yaşatıyoruz. Dünya pembe gözlüklerle bakılan bir yer değil ama bizim dünyamız en güzel pembelerle en güzel mavilerle en güzel beyazlarla çevrili. Şükür sebeplerimiz çok.
Ve ben yaşadığım bu güzel dünyamızın, artık, gerçek paralel evreninde buluştuğuna inanıyorum. Bir sürü rastlantı var ve bunların hiç biri tesadüf olamaz. Senelere ayırıp baktığımda hep birbirimize yakın geçmişlerde yaklaştığımızı gördüm. Şöyle ki;
İbrahim babamın saatine isim yazdırmasıyla başlayan bu buluşma hikayemiz, birbirimizi bulmamız için hep devam etmiş. Onlar ailece Eyüp semtinden Avcılara taşınmış. Seneler sonrasında biz taşındığımızda iki sokak mesafede oturmaya başlamışız. İkimizin de ilk okulu aynı. Sonrasında birbirini bulan bedenlerimiz ve ruhlarımız her ne kadar ayrı yollara da sapmış olursa olsun, ayrı insanlarla ayrı yaşamlarda kurmuş olsak ta hep bir bağlantılı olmuş. İkimizin de evlilik yıl dönümleri aynı gün, evlendiğimiz kişiler aynı köyden, ikimizin de kızı var, aynı aile düzeninde ve semtlerde büyümüşüz, benim çalıştığım yerlere o hep tatile gelmiş. İz bıraktığım her yerden beni takip etmiş. Seneler sonrasında benim yurtdışına gidecekken her şeyi bozup ta İstanbul' da kalmam. Tabi bir de İstanbul'a taşınma hikayemizde ayrı. Tüm kavşaklar beni aslında ayrıldığım yere tekrar geri dönmem için yönlendirmiş ve bak işte buradayım. Senelerce ait olmam gerektiğim yeri aradım. Bazı yazılarım bile var bununla ilgili. Tıpkı küçük prenste olduğu gibi. Olmam gereken yerden çıkmışım geri gelmek için. Geç kalınmışık yok, her şey olması gereken zamanda olduğu gibi oldu diyoruz şimdilerde. Ve sanki bütün o şeyler yaşanmamış ve biz hep bir arada gibiymişimiz gibi. İşte bunun hikâyesini yazmak istiyorum ben. Geçtiğimiz o kavşaklardaki bırakılan izler ve yaşanan hisleri bir bir anlatmak istiyorum. Aktarmak istiyorum satırlara.
Avaz avaz mutluluk bu değildir de, nedir ki?
Yorumlar
Yorum Gönder